TÜRKÇENİN TOPLUMSAL-KÜLTÜREL YAPI BÜTÜNLEŞİKLİĞİ

Dilin toplumsal yapıyla bütünleşik veya toplumsal yapıdan bağımsız olduğu konusu bilim adamlarının tartışma alanı olarak görülmektedir. Dilin toplumsal yapıdan bağımsız olduğuna ilişkin örnekler olduğu gibi, bütünleşik olduğunu ve dilin toplumu güçlü bir şekilde etkilediğini gösteren örnekler de vardır. Örneğin, Azerbaycan halkı büyük ölçüde Türkçeyi kullanmasına karşın toplumsal yapılarında kendilerini Türk olarak değil, Azeri olarak tanıtırlar. Bununla birlikte Azerbaycan’da, Türkmenistan’da, Afganistan’da, Irak’ta hatta Kırım’da farklı devlet bünyelerinde bulunsalar da dillerini ve toplumsal kimliklerini bir olarak gören büyük toplumsal kitleler söz konusudur. Dil-toplumsal yapı bütünleşikliğini tek başına diğer faktörlerden soyutlayarak ele alamayız. Dil toplumsal yapı bütünleşikliği uzun yıllar ortak yaşanan tarihten, dini inançlardan, etnik kaynaşmalardan, ortak kaderden, ortak devlet-imparatorluk yapıları altında bulunmaktan etkilenmektedir. Konuyu Türkiye açısından ele alırsak Türkçeyi, etnik bir ırka işaret etse de söz konusu ırkın öz dil çerçevesini aşan bir konumda değerlendirmek gerekir. Türkçe bir devlet dili değil, imparatorluk dilidir, imparatorluğu da aşan bir tarih dilidir. Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğunun bugünkü anlamda tüm toprakları kuşatacak resmî bir dili olmamıştır. Fakat Mısırdan, Viyana’ya, Mekke ve Medine şehirlerine ve İngiltere’ye kadar tüm yazışmalar Türkçe gramerinin ağırlık kazandığı Osmanlıca ile yapılmıştır. Örneğin, Osmanlı padişahının şu sözleri bir fikir verecek niteliktedir: “Side-i Saadetime mektuplar gönderip, Eğirdir kasabası ceziresinde 18 bab kınısa olup…” Görüldüğü gibi Türkçenin gramer ve söz dizini yapısına değişik ırk ve etnik köken dillerinden kelimeler, edatlar ve zarflar monte edilmiştir.

Osmanlıca’da Arapçadan, Farsçaya; Türkçeden Fransızcaya ve Yunancaya kadar binlerce kelime bulunmaktaydı ve bu özelliğiyle etnik toplumların karmasını yansıtan bir imparatorluk diliydi. Birinci dünya savaşından sonra ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Osmanlıca, coğrafi ve fiziki alandaki büzülmeye benzer bir şekilde çekilmiş, küçülmüş ve Türkçe olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu Türkçe, bir yönüyle hâlâ Osmanlıcadır. Çünkü Osmanlıca sadece bir imparatorluk dili değil, bir medeniyet diliydi ve toplumumuz da kendisini o medeniyetin asli unsuru olarak görüyordu. Coğrafi çekilme ve akabinde dilsel çekilme toplumumuzun medeniyet tasavvurunda hiçbir değişiklik meydana getirmemiştir. Böyle olunca Türkçe aynı zamanda bir medeniyet dili olmak zorundadır. Halkımızı köklerinden koparmak isteyen bazı kesimlerin Türkçeyi dini ve toplumsal muhtevasından tecrit ederek etnik köken dili haline getirme gayretleri başarısız kalmaya mahkumdur. Bizim için Türkçe bin yılı aşan tarihi süreç içinde toplumsal ve kültürel yapımızla uyumlu, dini inançlarımız ve yaşantımızla bütünleşmiş, kaynaşmış bir dildir. Onu değerlerimizden, inançlarımızdan kopararak renksiz, kokusuz bir varlık olarak görmek bu millete yapılacak en büyük kötülük olacaktır.